Sessiz Saat

Sessiz Saat

Kasabanın saat kulesi, tam otuz yıldır her gece 02.17’de duruyordu. Kimse nedenini bilmiyor, kimse de sormuyordu. Çünkü o anda sokağa çıkan herkes, bir daha eskisi gibi dönmüyordu.

Mert bunu ilk kez büyükannesinin cenazesinde duymuştu. Yaşlılar fısıltıyla konuşuyordu:
“Saate dikkat et… 02.17…”

Mert inanmadı. Hayatında hiçbir zaman batıl inançlara yer vermemişti. Saatler bozulur, makineler eskir, hepsi bu. Ama yine de o gece uykusu kaçtı.

Telefonuna baktı.
02.16

Bir dakika.

Pencerenin önüne gitti. Sokak lambaları titredi. Rüzgâr bir anda kesildi. Dünya nefesini tutmuş gibiydi.

02.17

Bir tık sesi duyuldu. Çok hafif ama kesin. Saat kulesi durmuştu.

Ve sonra… sessizlik.

Ne köpekler havladı, ne yapraklar kımıldadı. Hatta Mert, kendi kalp atışlarını bile duyamadı. O an, kapının önünden ayak sesleri geçti.

Biri yürüyordu.

Merakı korkusunu yendi. Montunu giyip dışarı çıktı. Sokak bomboştu ama kuleye giden yolda bir siluet vardı. Uzun, karanlık, yavaş.

“Hey!” diye seslendi.

Siluet durdu. Başını çevirdi.

Yüzü yoktu.

Daha doğrusu… Mert’in yüzü vardı.

Aynı gözler. Aynı yara izi. Aynı korku.

“Gitme,” dedi siluet. “Ben gittiğim için buradayım.”

Mert geri çekildi. “Sen… bensin.”

“Evet. Ya da olacağın şey.”

Saat kulesinden metal bir gıcırtı yükseldi. Zaman yeniden hareket etmek üzereydi.

“Ne oluyor burada?” diye bağırdı Mert.

“Her 02.17’de,” dedi siluet, “bir kişi kaybolur. Saat çalışmaya devam etsin diye. Ben senin yerini aldım. Şimdi sıra sende.”

Kule bir kez daha tık dedi.

Mert gözlerini kapattı.

Açtığında sabah olmuştu. Kuşlar ötüyordu. Saat kulesi kusursuz çalışıyordu.

Kasaba huzurluydu.

Ama Mert yoktu.

Pencerede, kasabayı izleyen biri vardı. Yüzü Mert’e çok benziyordu. Ve her gece, 02.17’yi bekliyordu.